Şrift ölçüsü:
A+
A
A-
09 Ocak 2018

2017 İran fitnesi… Nedenleri ve sonuçları

2005 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Refik Hariri’ye düzenlenen suikast fitnesinin başarısızlığının ardından “İsrail” 2006 yılında savaşa girdi. Bu savaşta başarısız olan “İsrail”, yumuşak güce dönerek 2008 yılında Lübnan’da fitne projesini başlattı. Şer güçleri burada da başarısız olunca 2009 yılında fitne İran’a taşındı. Bir kez daha planları akim kaldı ve 2011 yılında Suriye’deki terör saldırıları başlatıldı.

İran caddelerinde son günlerde meydana gelen hareketler, hükümetin kendilerine bir takım haklar sağlaması gerektiğine inananlar için bir gerekçe olabilir. İfade özgürlüğü ve halkın haklarını talep etme hakkı, insan hakları kuralları ve devletlerin anayasaları gereğince halka tahsis edilmiştir. Dolayısıyla, İran'da halkın bir kesiminin yaptığı eylemleri kimsenin reddetmesi veya itiraz etmesi söz konusu değildir. Bu ifade etme biçimi, hukukun ve kamu yararının çatısı altında ve bireysel – kamu mülkiyetine saygı çerçevesi dâhilinde kaldığı müddetçe kimse engellemez.

 

Ne var ki İran sokaklarında yaşananlara baktığımızda, bu hak arama eylemi, güvenliği ve yasaları ihlal, özel - genel mülke ve halkın özgürlüğüne saldırı örtüsüne büründüğü zaman, söz konusu hak arama eylemleri kuşku ve suizan çerçevesi dâhiline girmektedir. Bu durum, eylemlere katılanlar ve onları kışkırtanlar hakkında onlarca soru işareti oluşturuyor. İran'ın ve İran halkının düşmanlarının, bu taleplerle yola çıkan halkın hareketlerini yönlendirdiğini, onları daha fazla kışkırttığını ve şiddeti alevlendirdiğini gördüğümüzde, içine düştüğümüz suizan ve şüphenin dozu artıyor. Burada iş başka bir boyut alıyor ve gösterileri kışkırtanların İran'dan istedikleri asıl talepleri aklımıza geliyor. Bu talepler, İslam Devrimi'nin zaferinden bu güne kadar İran düşmanlarının ortaya sürdüğü isteklerdir. Geçmişte bu doğrultuda İran'a karşı savaş başlatılarak yaptırımlar ve ambargo dayatıldı. Egemenlikten vazgeçirmek, tıpkı Körfez'deki Arap komşularının durumu gibi Batı'ya bağımlı ve itaatkâr kılınmak için İran halkına sert baskılar uygulandı.

 

İran, gerçek bağımsızlığını “ne Doğu ne Batı” ilkesi gereğince kazanmıştır. Bağımsız ekonomiyi kalkındırması, geniş bir bölgesel stratejik saha oluşturması ve caydırıcı askeri gücüne dayanarak istiklalini eline almıştır. İran, tüm bunlarla İkinci Dünya Savaşının kazananları tarafından dünyaya dayatılan düzeni delip geçmiştir. Tüm zorluklara tahammül edebilen, fedakârlığa hazır ve iradeli olan İran halkı, bağımsızlığa güç yetirebildiğini ve başkalarının diktesinden uzak bir şekilde egemenliğini sağlayan ve uygulamalarını kendi yürüten bir halk olduğunu kanıtlamıştır. Dışarıya bağımlı olmaksızın kendi servetine sahip olarak bu gücünü kullanabildiğini ortaya koyan İran, özgürlük isteyen ve zulme uğrayan mazlum insanlara da yardım elini uzatmaktan geri durmamıştır. Amerika liderliğindeki uluslararası sömürü sistemini tüm bunlarla dibe çökerten İran, Amerika'ya itaat yuvasına geri döndürülmesi ve Beyaz Sarayın hükmü altına girmesi için tekrar hedef alınmıştır.

 

İran dayandı, yüzleşti ve kazandı; zaferi, yakın zamanların en önemli stratejik galibiyeti oldu. Suriye ve Hizbullah'ın oluşturduğu Direniş Ekseninin zaferi, Amerika'nın Ortadoğu projesini alaşağı etti. Buna bağlı olarak, dünyaya liderlik yapmak ve bu sayede evrensel Amerikan imparatorluğunu kurabilmek için ABD'nin dayandığı küresel tek kutupluluk sistemini yıkabildi. İşte bundan dolayı, İran bugün özellikle Suudi Arabistan, “İsrail” ve Amerika üçlüsünün başını çektiği uluslararası ve bölgesel güçlerin Irak ve Suriye'deki saldırılarına karşı kazandığı zaferlerinin intikamı olarak, ABD'nin cezalandırma, yıkım ve yok etme perspektifine dâhil olmuştur.

 

Bu bağlamda, Direniş Ekseninin Suriye ve Irak'ta kazandığı büyük stratejik zaferin netleşmesiyle, bölgedeki saldırı güçleri sahadaki durumu kendi lehlerine döndürecek herhangi bir çözüm bulamadılar. Böylece Irak ve Suriye şöyle dursun, Yemen Bahreyn ve Lübnan üzerindeki saldırı hedeflerini dahi gerçekleştiremeyen bu askeri birliğin liderleri, 2004-2011 yılları arasında Lübnan-İran ve Suriye'ye taşıdığı fitne tohumları ve saldırılar zincirini anımsatan bir operasyon ile yönünü tekrar İran'a çevirdi. Öyle ki bu fitne, her yenilginin ardından farklı bir savaş meydanına taşındı. 2005 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Refik Hariri'ye düzenlenen suikast fitnesinin başarısızlığının ardından “İsrail” 2006 yılında savaşa girdi. Bu savaşta başarısız olan “İsrail”, yumuşak güce dönerek 2008 yılında Lübnan'da fitne projesini başlattı. Şer güçleri burada da başarısız olunca 2009 yılında fitne İran'a taşındı. Bir kez daha planları akim kaldı ve 2011 yılında Suriye'deki terör saldırıları başlatıldı. Gelgelelim ki Suriye'ye karşı yedi yıl süren yıkıcı savaşın ardından, buradan da yenilgi ile ayrılan düşman güçleri, saldırı için yeni savaş meydanı arayışına girdi. Ve fitne tekrar İran'a taşındı. Tüm taşlar yerine oturduğunda, fitnenin arkasındakilerin ipleri pazara çıkıyor ve maskeleri düşüyor. Yani İran olaylarında da, Amerika, “İsrail” ve Suudi Arabistan'ın kirli elleri beliriyor.

 

İran'da protesto hareketleri adı altında caddelerde yaşananları gözlemlediğimizde, netleşen belirginleşen en önemli şey, Amerika, “İsrail” ve Suudi Arabistan'ın bu konudaki rolüdür. Çünkü olayların hemen ardından fitne medyası harekete geçti ve kan döküldü. Arap Baharı adı verilen olaylardaki aynı yöntem ile harekete geçildi. Akabinde ABD Başkanı Donald Trump vakit kaybetmeden protestocuların hareketini kucakladı ve konuyu araştırmak için Güvenlik Konseyini toplantıya davet etti. “İsrail”e gelince, müdahaleyi eleştiren sesler yükselten “İsrail” bunu durdurmaya çağırdı. Bu çağrı elbette bir müdahaleden sakınmaktan dolayı değil, başarısızlıktan sıyrılma arayışıdır.

 

Burada yerli eller tarafından yürütülen olaylarda, İran'ı hedefleyen kötü niyetli yabancı planlayıcıların da varlığı açık bir şekilde görünüyor. Zira yabancı uzmanların ortaklığıyla yürütülen bu planlar, Suriye'de yaşananlara benzer bir senaryoya dayanıyor. Kaosu yaymaya, devleti felce uğratmaya ve sonrasında hükümetin meşruiyetinin yaralanmasına aracılık ediliyor. Bu da, Amerika'nın kaos ile mücadele etmek ve İran halkını korumak bahanesiyle askeri olarak ülkeye sızmasına ve orada askeri üslerini konuşlandırmasına olanak sağlar. Teröre karşı mücadele sloganı da, yine Amerika'nın sızmasını gerekçelendirdiği bir kılıf olmaktan öteye geçmiyor.

 

Ne var ki saldırının planlayıcıları Suriye senaryosunun İran'da tekrarlanmasının olanaksız olduğu gerçeğini yok sayıyor ya da görmezden geliyor. İran'ın saldırı ve fitne karşısındaki kuvvetli bağışıklığını ve gücünü unutuyorlar. İran'ın liderlerini, hükümetini, silah gücünü ve halkını görmezden geliyorlar. Dış yörüngeden gelen kaosu dindirme ve çözüm bulma yeteneğini kulak ardı ediyorlar. Biz, bu dindirmenin sayılı birkaç günü geçtiğini hiç görmedik. Çözümle birlikte komplolar çöküyor ve bir kez daha sömürü planları suya düşüyor.

 

Tecrübeler, İran'ın silahlı gücüyle birlikte halkının tam bir farkındalıkla, Amerika'nın fitneci planlarına meydan okumaya hazırlıklı durumda olduğunu gösteriyor. Ancak şuna dikkat etmek gerekiyor ki komplolara verilecek cevap bu kez yerel bir savunma stratejisi çerçevesinden çok daha öteye geçecektir.

 

Sonuç olarak, İran sokaklarındaki hareketlerin başlangıçta haklı olduğuna inananların talepleri ve görüşlerini ifade eden bir proje olduğunu görüyoruz. Bu durum, kaçınılmaz bir şekilde devletin dikkatini odaklayacağı ve çözüme kavuşturacağı bir haldir. Ancak İran düşmanı dış sömürgeci güçler, bu fırsattan yararlanarak, bölgesel yenilgilerinin intikamını almak üzere İran devleti ve İslami yönetimi düşürmeyi hedefleyen bir komplo hareketi başlattılar. Buna karşın İran, devletin derin ve çok kaynaklı emniyet gücü ve İslam Devrimini korumaya hazır olan bilinçli ve kararlı halkıyla çok yönlü bir güce sahiptir.

 

Müslüman halk tarafından onurlandırılan bir devlet talebiyle edilen dualar, bölgedeki Siyo-Amerikan projeleri karşısındaki stratejik zaferlerin ardından oluşturulan bölgesel koşullar ve tek kutuplu dünya düzeninin yıkımının ardından güvendiği uluslararası çevresi sayesinde İran, tüm komploları fiyaskoya uğratmaktadır. İslami rejimi ateşe atmak için hareket eden eller kırılacak ve en kısa sürede çözüm kesin olarak sağlanacaktır.

 

İmam Humeyni'nin dediği gibi, “İslam dini ve İslam Cumhuriyetinin tehlikeye düştüğünü hissettiğim gün, nasihatlere yönelmem, aksine bu işe bulaşan herkesin elini kesmeye ve onlara inanan akıllara yönelirim!” İran, İslam Devriminin kuyusunu kazanların elini kesecek gücün fazlasına sahiptir. Bu güç, İran'ın geleceği hakkında endişeleri yok ediyor ve bu günkü durumu hakkında ise tam bir güvence sağlıyor. 2017 yılında zaferler kaydeden Direniş Ekseninin, 2018 yılının ilk ayında düşman güçleri karşısındaki başka bir zaferine tüm dünya tanık olacaktır.

 

 

Çeviri: Merve Soydaş


220 dəfə baxılıb
Loading ...
Nur-Az Xeber
10.04.18, 22:08
Namaz'da Huzur-u Kalp
06.04.18, 22:55
ABD’nin korktuğu oluyor
03.04.18, 22:34
Arabistan'da Neler Oluyor?
Go to TOP